Powered By Blogger

14 Ekim 2010 Perşembe

Prenses Başka Kalede kitapımsı.















Hande Aydemir ile birlikte.

Prenses Başka Kalede



(13 Şubat 2010)

Gece, geç olduğunda

Artık etki bırakmak için konuşmam.

Cicişlikler olmadan,

Doğruyu söylerim.

Yüzlerce yaşındayım.

Ama kaç tane yüz,

Bilmiyorum.

Olmuş olduğum insan,

Adam.

Artık beni tanımıyor ki.

Tekrar tekrar okunmuş şiirleriyle,

Genç şairler uyuyor.

Ben de,

Erişebileceğinizin çok dışında;

Uyuyorum.

Karların üstünde

Uyumadan

Öylesine, ölesiye

Yatıyorum.

Hem de hiç dışarı çıkmadan.

Beyaz bir sayfada,

Donmuşum.

Ama sonra oldu işte;

Bir yerde bir kıvılcım,

Buz’u delip geçen bir ışık.

Sonra, karlar erir.

Ve karşımdadır buğday ekilmiş tarlalar.

Mavi ay,

Mavi gökyüzü,

Geri döner o haber edilmiş gecede.

Zamanın rahatlığı ne kadar dünyevi!

Ben mümkünüm.

İçimde son bir cevaplanmamış soru var.

Evet.

Duvarlar var.

Ve tavanda su lekeleri.

Evet.

Kablolardan geçen,

Enerji var.

Ve evet,

Doğan güneş hakkında yazdıkça,

Daha çok üşüyorum.

Hikaye bu değil,

Masanın üzerine katlanıp koyulmuş,

Soluk tenli bir beden,

Eğer burada ölürsem,

Yazarken öldü” derler.

Şimdi yanlış yıkanmışçasına çeken,

Küçülen,

Uzun günü boşver.

Işıkla beraber buruşturdum,

Ufaladım onu.

Sonra da çöpe attım.

Ay dedeyi aşağı çektim,

Sonra da çekmeceye koydum.

Acı bir rüzgar kazıdı zihnimi.

Sonra tükürdüm ona.

Bana geri geldi.

Orospu Atlas

(25 Şubat 2010)
Düzlüktepenin eteklerindeki dar gedikten metal çit boyunca sessizce yürümeye çalışıyoruz ama bayağı çakıl taşları ayaklarımızı acıtıyor. Duvarlara sülük gibi yapışmış kalın dallı asmanın yaprakları yavşakça yüzümü yalıyor. Dikenler pencereden dışarı tırmanmaya çalışan Atlas’ın bacaklarını çiziyor. Bense alışkanlığım sayesinde korunuyorum, çıplak bedenimi kapatan cübbe ile. Karnıma sıvanmış kuru dölü hissediyorum. Sandaletlerimi tutuyorum. Atlas hiç bir zaman ayakkabı giymez. Sert, nasırlı ayakları vardır. Dün gece hissettim.

“Maymun’u sevdim.”

Parmaklarımı dudaklarına koyuyorum. Daha halletmedik bu işi. Sessiz olmalıyız. Müezzinin yatağında horlarken, krokanlı pastalar ve hatta muhtemelen yanında fıstıklı şerbetler hayal ettiğini gözümün önüne getiriyorum. Diğer ahali uyanmıştır zaten, ama hiç birşey görmüyorlar.

Şafaktan biraz önce ön kapıya geliyoruz. Şafaktan biraz önce. Objeler kararsızca çekilirken ve ışık, karanlığı umutla korkuturken ortaya çıkan o gri duraksama. Atlas’ı tanıyorum ama. Kıvırcık siyah saçları, güneş yanığı dolu bacakları ve güzel yanaklarının üstüne düşen perçemleriyle. Maceranın tadını çıkartıyor yüzündeki küstah gülümsemeyle. Sanki bir pandomimcesine parmak uçlarında yürüyor biz holün girişine yaklaştıkça.

Dün gece kalabalıkta kimse onu farketmemişti. Geldiği için çok mutluydum. Acaba nasıl davet edilmişti? En değerli kan ziyafeti şerefine büyük bir festival yapılıyordu. Maymunu sevmişti, çünkü imam takkesi takıyordu ve smokin giydirilmişti. Bu da yetmezmiş gibi kırmızı bir akordiyon çalıyordu. Maymun’un numarası secdeye yatabilmesiydi. Atlas bir gün bunu öğrenebilmeyi dilediğini söylemişti.

Elimden tutuyor ve uzun çimlere doğru depara kalkıyoruz. Çimlerin üstünde şafak çiyleri ışıldıyor. Narin bitkilerin üzerinde çiftli ayak izlerimizi bırakarak Bal-Emiği çardağını geçip Çağdaşlık Bahçesine giriyoruz. Üç tarafı paravanlarla ve üstü bez gölgeliklerle kapanmış olmasına rağmen hala yağmurun içeriye hınzırca kaçtığını görebiliyoruz. Uzak köşede meşeden yapılmış kapıyı görebiliyorum. Sıkı sıkıya kapatılmış. Ama orası asla kilitli olmaz. Yeni doğan güneşin ilk zail ışıltıları çabucak kapı yanındaki duvarı aydınlatmaya çalışırken, devam etmek için sabırsızlanıyorum.

“Burada biraz duralım. Lütfen. Burayı çok seviyorum.”

Ben bank’a oturup sandaletlerimi giyerken, o da yerden bir güvercin tüyü alıyor. Atlas ortadaki küçük çeşmenin başına diz çöküp içine bakıyor, karanlık su yüzeyinde kendi aksını görmeye çalışıyor. İçine tükürüyor. Sonra beyaz, nakışlı masa örtüleriyle kaplı festival masaları arasında raksedercesine yürümeye başlayıp ziyafetten geri kalanlara bakıyor. Gülümsüyor. Gümüş tepsiler ve kristal kaseler dokunulmamış ananasları, şeftalileri ve erikleri tutuyor sanki onlar tomurcukmuşçasına. Çürümenin tatlı kokusu daha gündüz rüzgarı tarafından yıkanmamış. Unutulmuş bir bardaktan şerbet içiyor ve kendine güzel, sulu bir şeftali seçiyor.

Yanıma oturup tüylü meyveye hayran hayran bakıyor. Ortadan hunharca yarıp, diğer yarısını bana ikram ediyor. Çekirdeğini çıkarıp bacağının üzerine koyuyor, küçük ziyafeti ardından tatlı niyetine kırıp içindeki harikayı yemek için.

Gergin hissediyorum, çünkü o yakında burada olacak ve ben hazır değilim. Öğle namazında camiye bekliyor beni. Acaba Atlas günün o saatinde ne yapıyordur? Yerlerde yuvarlanıp lokum mu yiyordur? Kendini mi gıdıklıyordur? Yakında öğreneceğim.

Atlas geriniyor ve ellerini başının ardında birleştiriyor. Kolunun altından onu öpüyorum ve tadına varıyorum.

“Unutmadın değil mi?” diye soruyorum.

“Kusura bakma, bahçenin tadını çıkartıyorum.”

Kafasını omuzum üzerinde dinlendiriyor. Fısıltı.
“Seni seviyorum.”

Söz yerine getirilmişti.

Hanım, kapıdan içeriye girip gölgeliğin altındaki mermer bank üzerindeki yerini alıyor. Kafasında gül goncalarından yapılmış bir taç var. Bekliyor. Gitmeliyiz.

Biz kapıya doğru koşarken Hanım’a bakmaya cüret edemiyorum. Atlas şen bir şekilde elini sallıyor bana.
Hoşçakal eli o. Benim elimse kapının metal kolunda. Sonunda duvardan atlamaya hazırım.

“Lütfen. Gitmeden önce söyle. Adın ne?”

Söyleyemedim. Ardımdaki çakıl taşları üzerine çarpan vakur nal seslerini duyuyorum. İsmim fışkırtılmıştı soylu sularla reşit olmayan anlıma. Belki, Adem? Cehennem vatandaşlarının ismi olmazdı.

Ardıma bakıyorum. Örgülü yelesi majestik bir şekilde dalgalanan tek boynuzlu at bahçede beliriyor ve parıldayan boynuzunu Hanım’ın kucağına eğiyor. Bir karga sesi duyuluyor.


* * *


“Saçmalık amına koyayım. Tam anlamıyla saçmalık. Ne geçiyordu abi aklından?” Diyor Mutlu.

Kağıdı masanın üzerine koyuyorum. O ders için hazırladığı paftayı rulo yapıyor. Pencereden dışarı bakıyorum, Porsuk’u görüyorum. Pencere pis, lekeli, gri. Duraksıyorum. Kasığıma giren kramp’ı hissediyorum.
Folikül uyarıcı hormon. Ostrojen patlaması. Corpus Luteum. Tam zamanında siktiminin şeyi.

“Yayınlayayım gitsin işte. Sonuçta insan doğası hakkında.”

Rulo yapmayı bırakıyor, direkt bana bakıyor. Sabırlı. Kesin. Empatik.

“Öyle birşey olmadığını biliyorsun Havva.”

Hmm. Pencere cidden pis. Şimdi kendi karanlık yüzümü görebiliyorum. Gülümsüyorum.

Kağıdı çantama koyuyorum.
“Nasıl bittiğini bilmek istemiyor musun? Adem, Atlas’a parasını ödüyor ve yoldan simit alıp tramvaya biniyor? Hayır mı? Hayır. Keranenin yakınındaki pansiyonlardan içerideki masanın üzerinde plastik güller ve duvarda karınca duası olan bir oda kiralıyorlar. Adem alkolik bir ansiklopedi pazarlamacısı oluyor ve Atlas geceleri onu öldürene kadar dövüyor.”

Kalk ayağa.
Git.

Sevimli Kemikler


(17 Ocak 2010)
Neden soruyorsun ki? Sanırım sekiz parça çiğ börek ve bir kutu kola söyleyeceğim. Normalde olsa, hiçbirşey söylemezdim. Sen patateslerini önce yersin. Asla anlam veremediğim bir şekli olan mavi beyaz kutusundan. Yanında büyük bir bardak kola ve senin boyutlarında birinin yiyemiyeceği bir hamburger var. Her oturduğumuz masada iki tane; bir sana, bir bana. Esneyen yorgun güneşle onları yiyişini izlemek eşsiz. Ham hum. Ağzını şapırdatmanı isterdim. Esneyen yorgun güneşin altında genleşen tren raylarının manzarasıyla. Eşsiz.

Eskiden görünmez olduğumda beklerdim. Hayır, bu gerçekten doğru. Beklerdim. İzlerdim. Tepsiden düşebilme ihtimali olan üç çeşit yiyecek vardı; patatesler, soğan halkaları ve soslar. Kola bardakları pek düşmez. Çiğ börekler de. Bir keresinde 4 tane patates, 2 tane soğan halkası ve 1 yarısı dökülmüş sos yakalamıştım. Beklediğim zamanlarda. Şanslı günlerdi, ama çiğ börekler asla düşmezdi.

Hayır, bu hırsızlık değil. Düşen yemekler.

Haa evet. Sen önce patatesleri yersin. Ölçekli ekonomi, planlama. Geleceği planlamak. Babamın bana öğrettiği şeyler. Hiç bir zaman o kadar da fakir olmadık. Babamın gitmesine izin vermedik. Bir akşam o’nun sesiyle uyandım. “zamanla oğlum.. zamanla” dedi. Beynim patladı. Evet, şok ediciydi. Her sabah, öğlen ve akşam faturalar, bilançolar ve onlarca kere ciro edilmiş çekler ile sevişirdi. Şimdi düşününce mantıklı geliyor. Beynim patladı, ablam cinnet geçirip kestiği saçlarıyla beraber süpürdü onu sonra. Polisi aramadım, kanıt sayılmazlardı. Herkesin istediği buydu.

Beni kandırmaya çalışma. Geride bıraktığım dullarımın gözyaşları hala hatrımda. Karanlık gözlerimi acıtıyor, düğmeyi bulmalıyım belki de. Elektrikler var, hep kesilmiyor. Odamdaki sehpanın çekmecesi kilitli. İçindeki herşey sayılı, envantere işlenmiş. İçindeki her parlak, sevimli ve acımasız şey. Ben hatıra saklamam. Hatıralar beni saklar. Şimdi düşünüyorum o hatıraları, planlıyorum. Şüphe duyma. Onlar geçkin. Onlar geçti. Bu konuşmayı geçeceğim gibi. KO-NUŞ-MA. Birbirimizi görebilmek için. Aramızdakileri görebilmek için. Yüz yüze.

Beni sıçarken izlerler. Kare şeklindeki pencerem hergün temiz ve ışıltılıdır. Gülümserler ve izlerler. Ikınırım ve geri gülümserim. Alaturka. Gözleri arılara benzer. Ama onları tanırım. Pijama canavarları izler. Onları tanırım. Benim mucizevi bir yeteneğim var. Ben onların zihinlerinin içinde yüzer ve kelimelerinin içinden çıkarım. Hepsini bilgisayarımda biriktiririm. İndekslerim, kodekslerim sonra da bir refleks haline getiririm.

Saat’i izlerim. Her yarım saatte bir sigara içerim. Çekmeceden çıkartırım, çelik çekmeceden. Eğer beynimi esnetir ve ellerimi ovuşturursam istediğim zaman da içerim. Bunu kesin olarak söyleyebilirim. Yapabileceğimden eminim.

Kürt bir kız var. Diyor ki;

Çıkmak istiyorum. Ailemi istiyorum. Ölmek istiyorum.

Şaka yaptığını düşünmüştüm. Onun için güldüm. Sonra memesine sigara bastığını gördüm. Bana geceleri gelir, sevişiriz. Sabah uyandığında ona birinin tecavüz ettiğini iddia eder. Olamaz. Kapıların kilitli olduğunu biliyorum. Bir yatak var. Ben varım. Ve o kare pencere var. İçeriye giremezler. Burası güvenli. Burası gri. Burası kaotik. İzlediklerini bilirim ama beyinlerinin içinden geçenleri de bilirim.

Benim de üzerinde çalıştığım şeyler var. Bu yazı mesela. Bu mektup mu desem? Ama değil. Bir daire çiziyorum sadece, mükemmel bir çember. Acı yoksa ekmek de yok. Yağmur yoksa utanç da yok. Biliyorum işte. Aptal değilim ben. Biliyorum. Ben fikirleri birleştirip bir araya getiririm. Sentezlerim.

Ne için amına koyayım? Sana anlatayım mı? Peki sorulmamış sorular ve verilmemiş cevaplar ne olacak? Anlamıyorsun bile. Onlar da anlamıyor. Onların gül kokan kıçımı silmelerine bile izin vermem. Tatsınlar ve görsünler. Gül.

Beni susturdular biraz önce. Kalemimi aldılar. Aptallar, salaklar. Ben kuru döl nehirleriyle bezenmiş itirafları gördüm. Acının mirası zaferdir. Bana özdeyişlerden bahsetme, bana kafiyeleri sorma. Ben bu şehrin duvarlarının arkasına gittim, mezarlar kazdım, cesetler soydum. Karınlarının üstünde bıçak bile yoktu.

Gördün mü? Gör. Ben tanrıların ölümüne, kralların kendi kendilerine taç giydirmesine, milletlerin hastalık içinde çürümesine ve çocukların ağlamasına şahit oldum. Yalan söylemediğim zamanlarda sadece doğruyu söylerim.

Ya sen? Sinsi? Hayır yapmak istemiyorum. Yeterince söyledim. Sen siyahsın ve ben yanıyorum. Ateş büyümeden ölmeyeceğim. Bu atanmış. Bu gerçek. Bu kader. Yokedici meleği bulmalıyım. Bir apartman dairesinde, rayların üstünde, bir fabrikada. Beni içeri davet edecektir. Siki kalkacaktır. Boğazını kesmeliyim. Emirleri aldım. Ona verilebilecek en güzel hediye bu. Ben intikamcı meleğim. Ben sik’im, imam’ım, prensim ve peygamberim.

Sakin olmayacağım.

Elveda gizemli piyonlarım. Elveda sarhoş denizcilerim.

Fareler sabah “çikita muz”’u, akşam ilahileri söylerler. Daha çok zaman lazım onlara. Daha çok çalışmaları lazım. Çok fazla sesleri var ve hep aynı soruları. Çok fazla ihmal, çok fazla görev ve çok fazla izin var. Ve ölü gerçekler.

Odadaki ışıklar gider. Görürüm. Duyarım. Birazcık huzur ve sessizlik, ama arkada kutsal olmayan bir koro vardır. Bu odayı hiç terketmez. İsyan. Kanlı. Karanlıktaki kelimeler. Sessizlikteki boşluklar. Sadece huzur içinde uyumak istiyorum ama kırılan pencere camının sesi beni uyandırıyor.

Örgü

(20 Kasım 2009)
Biz daha tanışmadan önce, bana günlüğünü göstermiştin.

İtiraf etmeliyim ki seni aniden terketmem konusuda ne kadar kafan karışık ise, benim de olayların sırası hakkındaki imgelerim bulanık. Başımı ellerimin arasına alıp düşünmek için ne kadar kendimi paralasam da herşey benim için saçma ve karışık prenses. Bu sana çekip gitmek için zavallıca bir sebep gibi gelse de, benim için yeterli. Anlamıyorum ve gidiyorum; anlamadığım için gidiyorum.

Biz daha tanışmadan önce, bana günlüğünü göstermiştin ve ailenin evinin oturma odasında, parkenin üzerinde sevişmiştik. Hala aklımda bahçedeki büyük palmiye ağacının güneşi nasıl filtreleyip beceriksizce üzerimize bıraktığı ve mutfaktaki su ısıtıcısından gelen tiz ses. Sonra yatağımızın ayak ucunda oğlumuz, bana senin nereye gittiğini soruyor.

Nereye.

“Bilmiyorum” dedim ona, “ama yakında dönecektir.”

Bugün çalışmalarının üstünden tekrar geçtim. Onları bir fotoğraf galerisine çevirmen çok iyi olmuş, gariptir ki tanıştığımız andan beri çekilen bütün fotoğrafları net bir şekilde hatırlayabiliyorum. Onları tarihlendirebiliyorum; daha olmamış, yaşanmamış olanları bile. Sonsuza kadar gidiyor gibi görünüyordu tarihler. Takla atıp oradan oraya zıplayan mutlu hatıralar, her biri kör edici ışık patlamalarıyla süslenmiş. Sonra masanın üzerinde duran bardağı düşürdüm. Eğilip aldığımda başım döndü ve o an gitmek istedim.

Bana uzay ve zaman mekaniğinden bahsettiğinde, şimdiki çalışmanın olduğu odada sevişiyorduk. Hani şu renkli oda. Bana geleceğin “en az” geçmiş kadar gerçek olduğunu söylemiştin. Demiştin ki “orada değilsen bu gerçek olmadığı anlamına gelmiyor” eklemiştin sonra, çok bilmiş; “Türkiyedesin ama Papua Yeni Gine gerçek bir ülke.” Sonra kişisel zamandan, ışık ışınlarından ve katlanabilen uzaydan bahsettin. Hiç birşey anlamadım. Çünkü o sırada sadece ve sadece memelerinin nasıl aşağı yukarı sallandığını düşünüp, kasıklarıma çarpıp duran ıslaklığı çözüyordum. Lunaparktayız ondan sonra, radar’a bindik. Bağırırken bana döndün ve şöyle dedin; “İşte her zaman bu his olacak, bunu hissedeceğiz!”. Bir baloncunun elinden kaçtı malları, majestik bir şekilde gökyüzüne yükseldi. Çok güzeldi.

Kitapçıda tanıştığımızda sana neden bilimkurgu bölümünde, yerde oturduğunu sormuştum. Bana o oturduğun noktanın ne kadar değerli ve içten olduğundan bahsettin. İnsan zihninin boşluğunun içinde, yüksek bütçeli filmlerin asla başaramadığı bir kıvılcımın kurgu ile yaratıldığından bahsettin. Big Bang gibi, tekillik gibi. “Bilimkurgu ne kadar karanlık olursa olsun, aslında hepsi, bütün eserler iyimserdir” dedin. “Hiç olmassa hepsinde en azından gelecek diye birşey var”. Kurul toplantı odasındaydık ve kodaman yatırımcılardan oluşan bir topluluğa makinenin nasıl çalıştığından bahsediyordun. Hepsi ıslak ıslak sırıtıyor ve kafa sallıyorlardı –anladıklarından değil hani. Ama uzmanlar onlara senin fikrinin gelecek vaadettiğinden ve ne kadar yağlı ballı kârlar elde edebileceklerinden sözetmişti. Sonra savaş patlak verdi. Ben sandalyemde ellerim terli, gözlerim kısık otururken, kahvenin tadı iğrençti. Sen göz alıcıydın. Kimsenin aklına eğer makine bozulursa ne olacak diye sormak gelmedi.

Bugün kırılan bir yumurtanın tekrar bir araya gelip düştüğü mutfak tezgahına konmasını izledim. Bir helikopter gürleyerek tepemizden geçti. Oğlumuz gelip bana korktuğunu söyledi, ona ne diyeceğimi bilemedim. Kimse savaşın nasıl ya da ne zaman biteceğini bilemezdi.

Bu mektubu ilk okuduğundaki tepkini hatırlıyorum. Son cümleyi okuduğunda ve bir damla gözyaşının yorulmuş, sararmış kağıdın üstüne düştüğünde oğlumuza dönüp ona benim gittiğimi çelimsizce açıklamaya çalıştığını da hatırlıyorum. Ama ona “gitmek”’i nasıl açıklayabilirdin ki? Onun yaşında bir çocuk için “gitmek” ne ifade eder ki. Sonra terasta oturuyorduk, gök gürledi ve şimşekler çaktı. Havai fişekler ne olduğunu bilmediğimiz birşeyi kutlamak için patladığında beni ilk kez öptün. Tadın esrar gibiydi. Yeni bir kocan olduğu için seni suçlayamam.

Geri döndüğünde, gençleşmiştin. Masallardaki gibi prenses. Bu ikimiz için de en zor olanıydı sanırım çünkü artık aynı hatıraları paylaşmıyorduk. Bana sarıldın, beni öptün ve herşeyin çok güzel olacağını söyledin. İkimiz de öyle olmayacağını biliyorduk aslında. Zaman insanları değiştirdi. Zaman böyle işlerdi.

Bugün renkli odaya girip uzun süre makineye baktım. Onu çalıştırdığın günü sanki biraz önceymişçesine hatırlayabiliyorum. Çok büyük bir kalabalığın önünde, muhabirlerin mikrofonları ağzına kadar girmiş bir şekilde duracaksın. Bir yanında oğlumuz ve diğer yanında yeni kocan ile, elele; zamanın ve ölümün tiranlığından bahsedecek, bilimin zaferi ve bizi nasıl özgür bırakacağı hakkında nutuklar atacaksın. Ama içten içe diyeceksin ki, “keşke burada olsaydı, bunları görebilseydi.”.

Bunların hepsini biliyorum.

Bunların hepsini biliyorum çünkü biz daha tanışmadan önce, bana günlüğünü göstermiştin ve içinde o günü anlatıyordun. Nasıl anlatmazsın ki? O senin hayatının en önemli günüydü. Bizi düşmanımız olan zamandan kurtarmıştın ve savaşı bitirmiştin. Benden savaşı bitirmemi istemiştin. Benim yapabileceğim hiç birşey yoktu. Gelecek “en az” geçmiş kadar gerçekti. Artık önce ya da sonra yoktu. Senin yüzünden, hiç bir zaman olmamıştı.

Bu şekilde olması gerekmezdi.