Powered By Blogger

14 Ekim 2010 Perşembe

Örgü

(20 Kasım 2009)
Biz daha tanışmadan önce, bana günlüğünü göstermiştin.

İtiraf etmeliyim ki seni aniden terketmem konusuda ne kadar kafan karışık ise, benim de olayların sırası hakkındaki imgelerim bulanık. Başımı ellerimin arasına alıp düşünmek için ne kadar kendimi paralasam da herşey benim için saçma ve karışık prenses. Bu sana çekip gitmek için zavallıca bir sebep gibi gelse de, benim için yeterli. Anlamıyorum ve gidiyorum; anlamadığım için gidiyorum.

Biz daha tanışmadan önce, bana günlüğünü göstermiştin ve ailenin evinin oturma odasında, parkenin üzerinde sevişmiştik. Hala aklımda bahçedeki büyük palmiye ağacının güneşi nasıl filtreleyip beceriksizce üzerimize bıraktığı ve mutfaktaki su ısıtıcısından gelen tiz ses. Sonra yatağımızın ayak ucunda oğlumuz, bana senin nereye gittiğini soruyor.

Nereye.

“Bilmiyorum” dedim ona, “ama yakında dönecektir.”

Bugün çalışmalarının üstünden tekrar geçtim. Onları bir fotoğraf galerisine çevirmen çok iyi olmuş, gariptir ki tanıştığımız andan beri çekilen bütün fotoğrafları net bir şekilde hatırlayabiliyorum. Onları tarihlendirebiliyorum; daha olmamış, yaşanmamış olanları bile. Sonsuza kadar gidiyor gibi görünüyordu tarihler. Takla atıp oradan oraya zıplayan mutlu hatıralar, her biri kör edici ışık patlamalarıyla süslenmiş. Sonra masanın üzerinde duran bardağı düşürdüm. Eğilip aldığımda başım döndü ve o an gitmek istedim.

Bana uzay ve zaman mekaniğinden bahsettiğinde, şimdiki çalışmanın olduğu odada sevişiyorduk. Hani şu renkli oda. Bana geleceğin “en az” geçmiş kadar gerçek olduğunu söylemiştin. Demiştin ki “orada değilsen bu gerçek olmadığı anlamına gelmiyor” eklemiştin sonra, çok bilmiş; “Türkiyedesin ama Papua Yeni Gine gerçek bir ülke.” Sonra kişisel zamandan, ışık ışınlarından ve katlanabilen uzaydan bahsettin. Hiç birşey anlamadım. Çünkü o sırada sadece ve sadece memelerinin nasıl aşağı yukarı sallandığını düşünüp, kasıklarıma çarpıp duran ıslaklığı çözüyordum. Lunaparktayız ondan sonra, radar’a bindik. Bağırırken bana döndün ve şöyle dedin; “İşte her zaman bu his olacak, bunu hissedeceğiz!”. Bir baloncunun elinden kaçtı malları, majestik bir şekilde gökyüzüne yükseldi. Çok güzeldi.

Kitapçıda tanıştığımızda sana neden bilimkurgu bölümünde, yerde oturduğunu sormuştum. Bana o oturduğun noktanın ne kadar değerli ve içten olduğundan bahsettin. İnsan zihninin boşluğunun içinde, yüksek bütçeli filmlerin asla başaramadığı bir kıvılcımın kurgu ile yaratıldığından bahsettin. Big Bang gibi, tekillik gibi. “Bilimkurgu ne kadar karanlık olursa olsun, aslında hepsi, bütün eserler iyimserdir” dedin. “Hiç olmassa hepsinde en azından gelecek diye birşey var”. Kurul toplantı odasındaydık ve kodaman yatırımcılardan oluşan bir topluluğa makinenin nasıl çalıştığından bahsediyordun. Hepsi ıslak ıslak sırıtıyor ve kafa sallıyorlardı –anladıklarından değil hani. Ama uzmanlar onlara senin fikrinin gelecek vaadettiğinden ve ne kadar yağlı ballı kârlar elde edebileceklerinden sözetmişti. Sonra savaş patlak verdi. Ben sandalyemde ellerim terli, gözlerim kısık otururken, kahvenin tadı iğrençti. Sen göz alıcıydın. Kimsenin aklına eğer makine bozulursa ne olacak diye sormak gelmedi.

Bugün kırılan bir yumurtanın tekrar bir araya gelip düştüğü mutfak tezgahına konmasını izledim. Bir helikopter gürleyerek tepemizden geçti. Oğlumuz gelip bana korktuğunu söyledi, ona ne diyeceğimi bilemedim. Kimse savaşın nasıl ya da ne zaman biteceğini bilemezdi.

Bu mektubu ilk okuduğundaki tepkini hatırlıyorum. Son cümleyi okuduğunda ve bir damla gözyaşının yorulmuş, sararmış kağıdın üstüne düştüğünde oğlumuza dönüp ona benim gittiğimi çelimsizce açıklamaya çalıştığını da hatırlıyorum. Ama ona “gitmek”’i nasıl açıklayabilirdin ki? Onun yaşında bir çocuk için “gitmek” ne ifade eder ki. Sonra terasta oturuyorduk, gök gürledi ve şimşekler çaktı. Havai fişekler ne olduğunu bilmediğimiz birşeyi kutlamak için patladığında beni ilk kez öptün. Tadın esrar gibiydi. Yeni bir kocan olduğu için seni suçlayamam.

Geri döndüğünde, gençleşmiştin. Masallardaki gibi prenses. Bu ikimiz için de en zor olanıydı sanırım çünkü artık aynı hatıraları paylaşmıyorduk. Bana sarıldın, beni öptün ve herşeyin çok güzel olacağını söyledin. İkimiz de öyle olmayacağını biliyorduk aslında. Zaman insanları değiştirdi. Zaman böyle işlerdi.

Bugün renkli odaya girip uzun süre makineye baktım. Onu çalıştırdığın günü sanki biraz önceymişçesine hatırlayabiliyorum. Çok büyük bir kalabalığın önünde, muhabirlerin mikrofonları ağzına kadar girmiş bir şekilde duracaksın. Bir yanında oğlumuz ve diğer yanında yeni kocan ile, elele; zamanın ve ölümün tiranlığından bahsedecek, bilimin zaferi ve bizi nasıl özgür bırakacağı hakkında nutuklar atacaksın. Ama içten içe diyeceksin ki, “keşke burada olsaydı, bunları görebilseydi.”.

Bunların hepsini biliyorum.

Bunların hepsini biliyorum çünkü biz daha tanışmadan önce, bana günlüğünü göstermiştin ve içinde o günü anlatıyordun. Nasıl anlatmazsın ki? O senin hayatının en önemli günüydü. Bizi düşmanımız olan zamandan kurtarmıştın ve savaşı bitirmiştin. Benden savaşı bitirmemi istemiştin. Benim yapabileceğim hiç birşey yoktu. Gelecek “en az” geçmiş kadar gerçekti. Artık önce ya da sonra yoktu. Senin yüzünden, hiç bir zaman olmamıştı.

Bu şekilde olması gerekmezdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder