
(17 Ocak 2010)
Neden soruyorsun ki? Sanırım sekiz parça çiğ börek ve bir kutu kola söyleyeceğim. Normalde olsa, hiçbirşey söylemezdim. Sen patateslerini önce yersin. Asla anlam veremediğim bir şekli olan mavi beyaz kutusundan. Yanında büyük bir bardak kola ve senin boyutlarında birinin yiyemiyeceği bir hamburger var. Her oturduğumuz masada iki tane; bir sana, bir bana. Esneyen yorgun güneşle onları yiyişini izlemek eşsiz. Ham hum. Ağzını şapırdatmanı isterdim. Esneyen yorgun güneşin altında genleşen tren raylarının manzarasıyla. Eşsiz.Eskiden görünmez olduğumda beklerdim. Hayır, bu gerçekten doğru. Beklerdim. İzlerdim. Tepsiden düşebilme ihtimali olan üç çeşit yiyecek vardı; patatesler, soğan halkaları ve soslar. Kola bardakları pek düşmez. Çiğ börekler de. Bir keresinde 4 tane patates, 2 tane soğan halkası ve 1 yarısı dökülmüş sos yakalamıştım. Beklediğim zamanlarda. Şanslı günlerdi, ama çiğ börekler asla düşmezdi.
Hayır, bu hırsızlık değil. Düşen yemekler.
Haa evet. Sen önce patatesleri yersin. Ölçekli ekonomi, planlama. Geleceği planlamak. Babamın bana öğrettiği şeyler. Hiç bir zaman o kadar da fakir olmadık. Babamın gitmesine izin vermedik. Bir akşam o’nun sesiyle uyandım. “zamanla oğlum.. zamanla” dedi. Beynim patladı. Evet, şok ediciydi. Her sabah, öğlen ve akşam faturalar, bilançolar ve onlarca kere ciro edilmiş çekler ile sevişirdi. Şimdi düşününce mantıklı geliyor. Beynim patladı, ablam cinnet geçirip kestiği saçlarıyla beraber süpürdü onu sonra. Polisi aramadım, kanıt sayılmazlardı. Herkesin istediği buydu.
Beni kandırmaya çalışma. Geride bıraktığım dullarımın gözyaşları hala hatrımda. Karanlık gözlerimi acıtıyor, düğmeyi bulmalıyım belki de. Elektrikler var, hep kesilmiyor. Odamdaki sehpanın çekmecesi kilitli. İçindeki herşey sayılı, envantere işlenmiş. İçindeki her parlak, sevimli ve acımasız şey. Ben hatıra saklamam. Hatıralar beni saklar. Şimdi düşünüyorum o hatıraları, planlıyorum. Şüphe duyma. Onlar geçkin. Onlar geçti. Bu konuşmayı geçeceğim gibi. KO-NUŞ-MA. Birbirimizi görebilmek için. Aramızdakileri görebilmek için. Yüz yüze.
Beni sıçarken izlerler. Kare şeklindeki pencerem hergün temiz ve ışıltılıdır. Gülümserler ve izlerler. Ikınırım ve geri gülümserim. Alaturka. Gözleri arılara benzer. Ama onları tanırım. Pijama canavarları izler. Onları tanırım. Benim mucizevi bir yeteneğim var. Ben onların zihinlerinin içinde yüzer ve kelimelerinin içinden çıkarım. Hepsini bilgisayarımda biriktiririm. İndekslerim, kodekslerim sonra da bir refleks haline getiririm.
Saat’i izlerim. Her yarım saatte bir sigara içerim. Çekmeceden çıkartırım, çelik çekmeceden. Eğer beynimi esnetir ve ellerimi ovuşturursam istediğim zaman da içerim. Bunu kesin olarak söyleyebilirim. Yapabileceğimden eminim.
Kürt bir kız var. Diyor ki;
Çıkmak istiyorum. Ailemi istiyorum. Ölmek istiyorum.
Şaka yaptığını düşünmüştüm. Onun için güldüm. Sonra memesine sigara bastığını gördüm. Bana geceleri gelir, sevişiriz. Sabah uyandığında ona birinin tecavüz ettiğini iddia eder. Olamaz. Kapıların kilitli olduğunu biliyorum. Bir yatak var. Ben varım. Ve o kare pencere var. İçeriye giremezler. Burası güvenli. Burası gri. Burası kaotik. İzlediklerini bilirim ama beyinlerinin içinden geçenleri de bilirim.
Benim de üzerinde çalıştığım şeyler var. Bu yazı mesela. Bu mektup mu desem? Ama değil. Bir daire çiziyorum sadece, mükemmel bir çember. Acı yoksa ekmek de yok. Yağmur yoksa utanç da yok. Biliyorum işte. Aptal değilim ben. Biliyorum. Ben fikirleri birleştirip bir araya getiririm. Sentezlerim.
Ne için amına koyayım? Sana anlatayım mı? Peki sorulmamış sorular ve verilmemiş cevaplar ne olacak? Anlamıyorsun bile. Onlar da anlamıyor. Onların gül kokan kıçımı silmelerine bile izin vermem. Tatsınlar ve görsünler. Gül.
Beni susturdular biraz önce. Kalemimi aldılar. Aptallar, salaklar. Ben kuru döl nehirleriyle bezenmiş itirafları gördüm. Acının mirası zaferdir. Bana özdeyişlerden bahsetme, bana kafiyeleri sorma. Ben bu şehrin duvarlarının arkasına gittim, mezarlar kazdım, cesetler soydum. Karınlarının üstünde bıçak bile yoktu.
Gördün mü? Gör. Ben tanrıların ölümüne, kralların kendi kendilerine taç giydirmesine, milletlerin hastalık içinde çürümesine ve çocukların ağlamasına şahit oldum. Yalan söylemediğim zamanlarda sadece doğruyu söylerim.
Ya sen? Sinsi? Hayır yapmak istemiyorum. Yeterince söyledim. Sen siyahsın ve ben yanıyorum. Ateş büyümeden ölmeyeceğim. Bu atanmış. Bu gerçek. Bu kader. Yokedici meleği bulmalıyım. Bir apartman dairesinde, rayların üstünde, bir fabrikada. Beni içeri davet edecektir. Siki kalkacaktır. Boğazını kesmeliyim. Emirleri aldım. Ona verilebilecek en güzel hediye bu. Ben intikamcı meleğim. Ben sik’im, imam’ım, prensim ve peygamberim.
Sakin olmayacağım.
Elveda gizemli piyonlarım. Elveda sarhoş denizcilerim.
Fareler sabah “çikita muz”’u, akşam ilahileri söylerler. Daha çok zaman lazım onlara. Daha çok çalışmaları lazım. Çok fazla sesleri var ve hep aynı soruları. Çok fazla ihmal, çok fazla görev ve çok fazla izin var. Ve ölü gerçekler.
Odadaki ışıklar gider. Görürüm. Duyarım. Birazcık huzur ve sessizlik, ama arkada kutsal olmayan bir koro vardır. Bu odayı hiç terketmez. İsyan. Kanlı. Karanlıktaki kelimeler. Sessizlikteki boşluklar. Sadece huzur içinde uyumak istiyorum ama kırılan pencere camının sesi beni uyandırıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder