Powered By Blogger

14 Ekim 2010 Perşembe

Orospu Atlas

(25 Şubat 2010)
Düzlüktepenin eteklerindeki dar gedikten metal çit boyunca sessizce yürümeye çalışıyoruz ama bayağı çakıl taşları ayaklarımızı acıtıyor. Duvarlara sülük gibi yapışmış kalın dallı asmanın yaprakları yavşakça yüzümü yalıyor. Dikenler pencereden dışarı tırmanmaya çalışan Atlas’ın bacaklarını çiziyor. Bense alışkanlığım sayesinde korunuyorum, çıplak bedenimi kapatan cübbe ile. Karnıma sıvanmış kuru dölü hissediyorum. Sandaletlerimi tutuyorum. Atlas hiç bir zaman ayakkabı giymez. Sert, nasırlı ayakları vardır. Dün gece hissettim.

“Maymun’u sevdim.”

Parmaklarımı dudaklarına koyuyorum. Daha halletmedik bu işi. Sessiz olmalıyız. Müezzinin yatağında horlarken, krokanlı pastalar ve hatta muhtemelen yanında fıstıklı şerbetler hayal ettiğini gözümün önüne getiriyorum. Diğer ahali uyanmıştır zaten, ama hiç birşey görmüyorlar.

Şafaktan biraz önce ön kapıya geliyoruz. Şafaktan biraz önce. Objeler kararsızca çekilirken ve ışık, karanlığı umutla korkuturken ortaya çıkan o gri duraksama. Atlas’ı tanıyorum ama. Kıvırcık siyah saçları, güneş yanığı dolu bacakları ve güzel yanaklarının üstüne düşen perçemleriyle. Maceranın tadını çıkartıyor yüzündeki küstah gülümsemeyle. Sanki bir pandomimcesine parmak uçlarında yürüyor biz holün girişine yaklaştıkça.

Dün gece kalabalıkta kimse onu farketmemişti. Geldiği için çok mutluydum. Acaba nasıl davet edilmişti? En değerli kan ziyafeti şerefine büyük bir festival yapılıyordu. Maymunu sevmişti, çünkü imam takkesi takıyordu ve smokin giydirilmişti. Bu da yetmezmiş gibi kırmızı bir akordiyon çalıyordu. Maymun’un numarası secdeye yatabilmesiydi. Atlas bir gün bunu öğrenebilmeyi dilediğini söylemişti.

Elimden tutuyor ve uzun çimlere doğru depara kalkıyoruz. Çimlerin üstünde şafak çiyleri ışıldıyor. Narin bitkilerin üzerinde çiftli ayak izlerimizi bırakarak Bal-Emiği çardağını geçip Çağdaşlık Bahçesine giriyoruz. Üç tarafı paravanlarla ve üstü bez gölgeliklerle kapanmış olmasına rağmen hala yağmurun içeriye hınzırca kaçtığını görebiliyoruz. Uzak köşede meşeden yapılmış kapıyı görebiliyorum. Sıkı sıkıya kapatılmış. Ama orası asla kilitli olmaz. Yeni doğan güneşin ilk zail ışıltıları çabucak kapı yanındaki duvarı aydınlatmaya çalışırken, devam etmek için sabırsızlanıyorum.

“Burada biraz duralım. Lütfen. Burayı çok seviyorum.”

Ben bank’a oturup sandaletlerimi giyerken, o da yerden bir güvercin tüyü alıyor. Atlas ortadaki küçük çeşmenin başına diz çöküp içine bakıyor, karanlık su yüzeyinde kendi aksını görmeye çalışıyor. İçine tükürüyor. Sonra beyaz, nakışlı masa örtüleriyle kaplı festival masaları arasında raksedercesine yürümeye başlayıp ziyafetten geri kalanlara bakıyor. Gülümsüyor. Gümüş tepsiler ve kristal kaseler dokunulmamış ananasları, şeftalileri ve erikleri tutuyor sanki onlar tomurcukmuşçasına. Çürümenin tatlı kokusu daha gündüz rüzgarı tarafından yıkanmamış. Unutulmuş bir bardaktan şerbet içiyor ve kendine güzel, sulu bir şeftali seçiyor.

Yanıma oturup tüylü meyveye hayran hayran bakıyor. Ortadan hunharca yarıp, diğer yarısını bana ikram ediyor. Çekirdeğini çıkarıp bacağının üzerine koyuyor, küçük ziyafeti ardından tatlı niyetine kırıp içindeki harikayı yemek için.

Gergin hissediyorum, çünkü o yakında burada olacak ve ben hazır değilim. Öğle namazında camiye bekliyor beni. Acaba Atlas günün o saatinde ne yapıyordur? Yerlerde yuvarlanıp lokum mu yiyordur? Kendini mi gıdıklıyordur? Yakında öğreneceğim.

Atlas geriniyor ve ellerini başının ardında birleştiriyor. Kolunun altından onu öpüyorum ve tadına varıyorum.

“Unutmadın değil mi?” diye soruyorum.

“Kusura bakma, bahçenin tadını çıkartıyorum.”

Kafasını omuzum üzerinde dinlendiriyor. Fısıltı.
“Seni seviyorum.”

Söz yerine getirilmişti.

Hanım, kapıdan içeriye girip gölgeliğin altındaki mermer bank üzerindeki yerini alıyor. Kafasında gül goncalarından yapılmış bir taç var. Bekliyor. Gitmeliyiz.

Biz kapıya doğru koşarken Hanım’a bakmaya cüret edemiyorum. Atlas şen bir şekilde elini sallıyor bana.
Hoşçakal eli o. Benim elimse kapının metal kolunda. Sonunda duvardan atlamaya hazırım.

“Lütfen. Gitmeden önce söyle. Adın ne?”

Söyleyemedim. Ardımdaki çakıl taşları üzerine çarpan vakur nal seslerini duyuyorum. İsmim fışkırtılmıştı soylu sularla reşit olmayan anlıma. Belki, Adem? Cehennem vatandaşlarının ismi olmazdı.

Ardıma bakıyorum. Örgülü yelesi majestik bir şekilde dalgalanan tek boynuzlu at bahçede beliriyor ve parıldayan boynuzunu Hanım’ın kucağına eğiyor. Bir karga sesi duyuluyor.


* * *


“Saçmalık amına koyayım. Tam anlamıyla saçmalık. Ne geçiyordu abi aklından?” Diyor Mutlu.

Kağıdı masanın üzerine koyuyorum. O ders için hazırladığı paftayı rulo yapıyor. Pencereden dışarı bakıyorum, Porsuk’u görüyorum. Pencere pis, lekeli, gri. Duraksıyorum. Kasığıma giren kramp’ı hissediyorum.
Folikül uyarıcı hormon. Ostrojen patlaması. Corpus Luteum. Tam zamanında siktiminin şeyi.

“Yayınlayayım gitsin işte. Sonuçta insan doğası hakkında.”

Rulo yapmayı bırakıyor, direkt bana bakıyor. Sabırlı. Kesin. Empatik.

“Öyle birşey olmadığını biliyorsun Havva.”

Hmm. Pencere cidden pis. Şimdi kendi karanlık yüzümü görebiliyorum. Gülümsüyorum.

Kağıdı çantama koyuyorum.
“Nasıl bittiğini bilmek istemiyor musun? Adem, Atlas’a parasını ödüyor ve yoldan simit alıp tramvaya biniyor? Hayır mı? Hayır. Keranenin yakınındaki pansiyonlardan içerideki masanın üzerinde plastik güller ve duvarda karınca duası olan bir oda kiralıyorlar. Adem alkolik bir ansiklopedi pazarlamacısı oluyor ve Atlas geceleri onu öldürene kadar dövüyor.”

Kalk ayağa.
Git.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder